| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
nufüs huviyet cuzdanı
Yazılar
 
Sep
17
    

 

Juliette Binoche (9 Mart 1964 Paris, Fransa), Fransız oyuncu.

Tiyatro yönetmeni ve heykeltıraş bir baba ile oyuncu bir annenin kızı. Conservatoire

National Supérieur d'Art Dramatique de Paris`de oyunculuk eğitimi aldı.

18 yaşına geldiğinde bağımsız bir yapım olan Pascal Kane imzalı Liberty

Belle`de küçük bir rol aldı. Yaklaşık beş yıl boyunca kasiyerlik ve modellik yaptı.

1985 yılında

"Je vous salue, Marie"

adlı filmde yönetmen Jean-Luc

Godard ile birlikte çalıştı.


Juliette Binoche 24 yaşında oynadığı, Milan Kundera`nın romanından uyarlanan Philip Kaufman`ın yönettiği Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

(The

Unbearable Lightness of Being) adlı filmle tanındı.

 

1993 yılında yönetmen Kieslowski`nin Üç Renk üçlemesinin ilk filmi olan Üç Renk: Mavi'de başrol

oynadı. 1994 yılında, önceki yıl Catherine Deneuve`e verilen Sezar Ödülü'nü aldı. 1996'da İngiliz Hasta`da canlandırdığı hemşire rolüyle

"En İyi

Yardımcı Kadın Oyuncu Oskarı"`nın sahibi oldu.

 

2000 yılında 36 yaşındayken oynadığı Çikolata adlı filmle ününü pekiştirdi.

Bu filmdeki rolüyle de

"En İyi Kadın Oyuncu Oskarı"`na aday oldu fakat ödül Erin Brockovich`deki rolüyle Julia Roberts`a gitti.


Raphael

(babası Andre Hall)

ve Hanna

(babası Benoit Magimel)

adında iki çocuğu olan Juliette Binoche, Fransa tarihinin film başına en çok kazanan

kadın oyuncusudur.



The Beatles Hey Jude Czech Version

<embed src="http://www.youtube.com/v/QNHGw6_eTrI&hl=en&fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" width="425" height="344"></embed>



 
Sep
17
    

 

Adı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


Orjinal Adı The Unbearable Lightness of Being

Ne yapacağını bilemeden bir avlunun karşı tarafındaki duvara dalıp gitmek;

bir aşk anında karnındaki inatçı gurultuya kulak vermek; ihanet etmek;

ihanetin göz kamaştırıcı yolunu terk ederek gücü kendinde bulamamak;

Büyük Yürüyüş´te kalabalıklarla birlikte yumruğunu havaya kaldırmak;

gizlenmiş mikrofonlar önünde espri gösterisi yapmak

- bu durumların hepsini tanıdım, hepsini yaşadım...

Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin

gerçekleşmemiş olabilirliklerdir...

Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır...

Çünkü romanın sorguladığı sır o sınırın ötesinde başlar. Roman yazarın itirafları değildir;

bir tuzak haline gelmiş dünyamızda yaşanan insan hayatının araştırılmasıdır.



The Unbearable Lightness of Being

Trailer for the 1988 film starring Daniel Day Lewis, Juliette Binoche and Lena Olin


The Unbearable Lightness of Being Trailer - Juliette Binoche


 



 
Sep
16
    
ahmedmelek | 16 Eylül 2008 00:54 | 0 fav | etiket:  

 

28 yıllık ayak sürüme…

Bugün 12 Eylül… Türk siyasi hayatının kara günlerinden birisinin, son açık askeri darbenin 28. yıldönümü…

12 Eylül'ünTürkiye karşısında hala nasıl dikildiği ortada: Etkisi tüm gücüyle süren vesayetçi bir siyasi anlayış, kalıntıları her yeri kaplayan 11 ciltlik mevzuat…

Peki Türkiye 12 Eylül karşısında nerede, nasıl duruyor?

Bunu cunta şefine, Kenan Evren'e bakarak açıklamak pek abartılı olmaz…

Afrika'dan Latin Amerika'ya, Avrupa'dan Asya'ya eski darbeciler arasında bir eli yağda bir eli balda yaşayan, "popüler yaşlı bir tonton" muamelesi gören, el üstünde tutulan tek darbe şefi muhtemelen Kenan Evren'dir.

Benzerleri ya hapishanelerde ya evlerinde tecrit edilmiş, toplumdan dışlanmış bir şekilde yaşarken Kenan Paşa hala bizim basının önemli bir siyasi-magazin malzemelerinden birisi olmayı sürdürür

Dahası her açıklaması 12 Eylül'ü meşrulaştıracak, sıradanlaştıracak bir tarzda gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını süsler.

İki yıl önce, Türkiye asker-sivil gerginliği açısından en kritik günlerini yaşarken, şu inanılmaz sözleri söylemiş ve merkez medya bu sözleri olanca "sevimliliği"yle sayfalarına aktarmıştı:

"12 Eylül müdahalesini yapmış olmaktan pişman değilim... Bugün Türkiye'de öyle bir ortam olsa ve ben Genelkurmay'ın başında olsam tereddüt etmeden bunu yine yaparım... Bizim dönemimizde 36 kişi idam edildi... İdam kararlarını imzalarken ellerim hiç titremedi... İdam kararı hâkimler tarafından veriliyor, ancak Meclis'te onaylanmıyordu. İdam kararı veriliyorsa, bence uygulanmalı. Ben de idam kararını onayladım. Bu yüzden hiç vicdan azabı da duymadım..."

Ne vahim!

Söz konusu olan sadece "ilke ve geçmiş" değil, aynı zamanda "siyaset ve bugün"dür...

12 Eylül'den bu yana 28 yıl geçmesine rağmen, bir bakıma hala o dönemden arta kalanlarla boğuşmuyor muyuz?

"Milli Güvenlik Rejimi"ni Türk siyasi sistemine hediye eden Kenan Evren ve arkadaşları değil midir?

Velhasıl, 12 Eylül yasal sonuçları itibariyle, hem devletin işleyişinin militerleşmesi, hem askerî otoritenin özerkliğinin mutlaklaştığı bir aşamayı oluşturur.

Bu dönem, Silâhlı Kuvvetler'in anayasa yapmanın, yani "kurucu iktidar" olmanın ötesine geçip, "kurumlaştırıcı iktidar", yani yasa koyucu haline dönüştüğü bir dönemdir.

Nitekim üç yıl süren bir askerî cuntanın, Millî Güvenlik Konseyi'nin çıkardığı, temel hak ve özgürlükleri iyice kısıtlayan, yargı denetimini daraltan, yürütmeye, idareye ve kolluk güçlerine hak sınırlamak da dâhil olmak üzere aşırı yetkiler veren yasalar anayasa hükmüne dönüştürülmüştü.

Böylelikle hazırlanan 1982 Anayasası "özgürlük kural, sınırlama istisnadır" ilkesini tersine çeviren ilk Batı anayasası olmuştu.

Yasamaya görülmedik bir şekilde bütün hak ve özgürlükleri genel olarak sınırlama yetkisini vermişti. Bununla da yetinmemiş; her bir temel hak ve özgürlüğü kendi maddeleri içinde "özel" olarak sınırlamıştı. O da yetmemiş, özgürlük ve hakların kötüye kullanılmasını ifade eden yasakları tek tek sayarak yeni bir sınırlamaya daha başvurmuştu.

Bu sınırlamaları sağlama almak için 1961 Anayasası'ndaki özgürlüklerin "özüne dokunulamaz" ibaresini kaldırmış, yargı denetimini devre dışı bırakmıştı.

Kişi dokunulmazlığı ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti konularında, yargıç ve yargının yetkisi kolluk güçlerine verilmişti.

Bu sınırlamaların gerekçesi ise, devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması gibi hukukiliği su götüren, yasallık niteliği tartışmalı, muğlak, siyasî ve sübjektif, ideolojik yoruma açık unsurlardı.

Kenan Evren işte bunları simgeliyor...

Onu toton kılanları ve sivil anayasayı tehlike olarak görenleri hafife almayın…

 

Ali Bayramoğlu  



 
Sep
16
    

 

Türkiye yerel kalkınma hamlesiyle küreselleşir

Türkiye çok ihtiyaç duyduğu sivilleşme, normalleşme ve demokratikleşme konusunda hala eksikleri olmasına rağmen oldukça yol almıştır.

Şu an hükümetin hazırladığı ifade edilen ve kamuoyunda

'Demokratikleşme paketi'

ismi ile anılan çalışmada hükümetin bu konudaki hassasiyetinin devam ettiği de görülmektedir.

Öte yandan toplumsal barışı tesis edecek demokratikleşme hamleleri ona uygun iktisadi programlarla desteklenmelidir.

Demokratikleşme paketinin iktisadi izdüşümü rekabet avantajlarının yerinde desteklenmesidir.

Türkiye'nin en önemli iktisadi rekabet avantajı şüphesiz barındırdığı çeşitliliğidir.

Ülkemizin iktisadi yapısında gerçekleştirilmesi gerektiğini düşündüğümüz bu zihniyet devrimi çok kolay olmadığı gibi bir takım idari reformları da gerektirdiğinden bu ilkenin anayasal bir güvence altına alınması kaçınılmazdır.

Bölgelerin taşıdığı dinamikleri, başarı modellerini örnek alan yeni stratejiler oluşturarak harekete geçip, uzun vadede sanayi, organik tarım (ve hayvancılık) ve turizm stratejisini değiştirdiğinde Türkiye sürdürülebilir bir kalkınma şansını yakalayabilecektir.

Türkiye'nin sahip olduğu kaynak çeşitliliği, dinamik potansiyelleri ve stratejik konumu bu hedefleri gerçekleştirmeye uygun zemini hazırlamaktadır.


Yerel kalkınma modelleriyle yeterli bilgi donanımı sağlanır, çağın gereksinimlerini karşılayacak ölçüde teknolojik altyapı geliştirilir, teşvik ve vergi sistemi sektör ve bölge bazında katma değer sağlayacak şekilde düzenlenir ve en önemlisi yerel yönetim ve diğer aktörlerin bu süreçlerde daha etkin rol alacağı demokratik bir model kurgulanabilirse ekonomik ve sosyal açılardan sürdürülebilir bir kalkınma sağlayabiliriz.

Bugün olumlu olduğu ifade edilen iktisadi göstergelerin hiç bir sürdürülebilirliği olmadığı gibi bu veriler küresel sermaye akışına bağlı olup geçici başarılara işaret etmektedir.

Başka bir deyişle güçlü ekonomi iddiası, kalkınmanın salt ekonomik büyüme yaklaşımına indirgenmesinin sonucudur. Oysa sürdürülebilir bir kalkınma için küresel rekabet avantajları desteklenmiş yerel kalkınma stratejisi ile sağlıklı ve bilgili toplum şarttır. Kurulduğu günden bu yana toptancı "aynılaştırma" zihniyetini kutsallaştıran bir devletin "yerel kalkınma" yaklaşımına dönüşmesi birçok zorluğu yanında getirmektedir.

YERİNDEN YÖNETİM MECLİSLERİ KURULMALI

Bu zorluklar başta anayasada sonrasında da yerel yönetimleri düzenleyen kanunlarda gerçekleştirilecek cesur reformlarla aşılabilir.
Anayasada bu konuda TBMM altında yedi temel bölgede "Yerinden Yönetim Meclisleri" oluşturulması yararlı olacaktır. Yerinden yönetim meclisleri yedi temel bölgede yasanın kendilerine yüklediği yükümlülüklerin yanında daha çok bölge idareleri şeklinde çalışmalarını sürdürmelidirler. Bu değişikliğin gerçekleştirilebilmesi için yine Anayasa'nın çeşitli maddelerinde değişiklikler yapılmalı yerinden yönetim meclislerine çeşitli oranlarda yasama ve yürütme görevleri tahsis edilmelidir.

Bu meclislerin yasama yetkileri konusunda:

• Türkiye'deki tüm yerleşim birimlerinde oturanların demokratik seçimlerle oluşturdukları meclisleri; kendi sorunları, ihtiyaçları ve imkanları hakkında, kendi sınırları içinde geçerli, Anayasa'ya, kanunlara ve üst meclis kararlarına uygun karar almaları yasalarda belirtilmelidir.

• Yerinden Yönetim Meclisleri'nin toplantıları halka açık olmalı görüşmelerin özeti ve kararlar ilan edilmelidir. Meclislerin toplanma, görüşme ve diğer çalışma düzeni ile kararların yayını ve ilgili birimdeki seçmeninin görüşmelere katılma yöntemi meclislerin kendi yapacakları iç tüzüklerine bırakılmalıdır.

• Meclislerin kararları Anayasa'ya, yasalara ve üst meclis kararlarına uygunluk bakımından yargı denetimi dışına çıkamayacağı açıkça belirtilmelidir.

• Üst meclisler, alt meclislerin ancak bütününde uygulanacak karar alabilirler. Üst meclisler ilgili birim meclisinin kararı olmadan, diğer birimlerin kaynak harcamalarını gerektirecek karar alamayacağı anayasada belirtilmelidir.


Yerinden yönetim meclislerinin en önemli yürütme görevlerinden birisi de şüphesiz vergi toplanması ve toplanan verginin paylaştırılmasıdır. Kendi kararları ile Yerinden Yönetim birimlerinde toplanacak vergiler dışında, ülke çapında toplanan verginin; nüfus başına eşit olarak bölgelere, projelere bağlı olarak ilgili birimlere ve belediye meclislerine hangi oranlarda devredileceği bütçe kanununda belirtilebilir.

Yerinden Yönetim Meclisleri ülke genelinde konmuş bir verginin; kendi yerleşim birimlerinde, belli bir süre veya devamlı olarak, indirimli veya zamlı toplanmasına, kendilerine devredilecek miktardan düşülmek veya eklenmek koşulu ile karar verebilmeli; bu tür kararları halk oylamasına sunabilmeli, uygun bulunursa yürürlüğe girmelidir.

 TEŞVİK KANUNU YERİNDE BELİRLENMELİ

Son olarak belirtilmesi gereken bir diğer konu 59. Hükümet tarafından hazırlanmış ve Türkiye ekonomisine ciddi zaman kaybettirmiş, gelir

dağılımındaki dengesizliği arttırmış olan 5084 sayılı Teşvik Kanunudur. İktisadi facia olan kanun mevcut iktidarın tarafından Türkiye'ye kazandırılmış

ve değiştirilmesi yönünde hiçbir bir çaba sarf edilmemiştir.

 

Mevcut teşvik sisteminde kişi başı GSYİH'sı 1.500 ve daha düşük olan her ilde yatırımcılara aynı düzey ve koşullarda teşvik sağlandığından

istenilen sonuçlar elde edilememiştir. İstanbul'a çok yakın olan Düzce (1.142 dolar) sağlanan teşviklerden coğrafi konumu nedeniyle çok daha fazla

yararlanabilirken özellikle Ağrı (568 dolar), Muş (578 dolar), Şırnak (638 dolar) gibi özellikle Doğu illeri coğrafi konumlarından ötürü beklenen

yatırımlar gerçekleşmemiş ve bölgeler arasındaki kalkınmadaki dengesizlik daha da derinleşmiştir.


Bu bilimden uzak toptancı yaklaşım yerine yerinden yönetim meclislerine anayasada yasama ve yürütme yetkileri verilip Türkiye 7 üst 26 alt iktisadi bölgeye ayrıldıktan sonra üç aşamalı bir strateji uygulanmalıdır.

• Bölgesel Planlama; gerekli alt yapının sağlanarak ekonomik büyüme için uygun ortamın oluşturulması

• Yerel Ekonomik Kalkınma; finansal ve diğer desteklerle işletmelerin geliştirilmesi

• Sosyal Kalkınma; dayanışma destekli girişimcilik yaklaşımı, sosyal ekonomi, kapsamlı bir eğitim ve insan ihtiyaçlarına cevap verecek bir düzenin oluşturulmasının sağlanmasıdır.


Özetle, sivilleşme ve normalleşmenin sadece temel hak ve özgürlükler ekseninde değerlendirilmemesi gerektiğini, yerel yönetimlerin yasama ve

yürütme görevleri ile desteklenmeyen tüm anayasa çalışmalarının sonuca ulaşamayacağı endişesini taşıdığımızı belirtmekte yarar görüyorum.

NASIL BİR KALKINMA MODELİ

Güçlü Türkiye Partisi (GTP)

Türkiye'nin sadece ihracata dayalı kalkınma modelleriyle, sadece para politikalarına ve finans sektörüne bağlı kalkınma modelleri ile ya da sadece

sanayileşme hamlesi ile kalkınabileceği anlayışını desteklememektedir.

Güçlü Türkiye Partisi ancak hukuki dayanağı sağlanmış, anayasal güvence ile desteklenmiş, kendi iç kaynaklarımıza dayalı bir yerel kalkınma hedefi

ile Türkiye'nin küresel rekabet içerisinde yerini alarak gelişmiş ülkelerin ekonomik ve sosyal düzeyini yakalayabileceğini savunmaktadır.

Güçlü Türkiye Partisi olarak ortaya koyduğumuz ve Türkiye'de yerel kalkınma hedefinde önemli bir adım olacağını düşündüğümüz bu yeni iktisadi

kurgu

"Kamu Yönetimi Reformu"

ile birlikte

"Devlet Planlama Teşkilatı'nın Yeniden Yapılanması"

başlıklı iki temel ayağa sahiptir.

Ayrıca yerinden yönetim meclislerinin kurulması, bu meclislere yasama ve yürütme yetkilerinin verilmesi anayasa taslaklarında yerini bulmalıdır.

 

Tuna Bekleviç
Real Name  
Avatar Tuna Bekleviç

 



 
Sep
16
    
ahmedmelek | 16 Eylül 2008 00:49 | 0 fav | etiket:  

 

12 Eylül’le de kavga etseniz ya

Siyaset ne istiyor? Sürekli medyanın kendini pohpohlamasını, pohpohlayıp yüceltmesini...

Medya ne istiyor? Siyasetçinin kendine peşkeş çekeceği devlet rantlarıyla sürekli zenginleşmeyi...

Kısacası, bizdeki siyaset-medya ilişkisi al gülüm ver gülüm sistemiyle çalışıyor...

Alan da memnun, veren de memnun ise ses soluk çıkmıyor...

Ama eğer evdeki hesap çarşıya uymazsa yer yerinden oynuyor, ikisi de açıyor ağzını kapıyor gözünü...

Sessizce yürüyen ilişkiler ortalığa dökülüveriyor...

Şöyle de düşünebilirsiniz:

Allahtan bu kavgalar var da; yıllardır siyaset ile medya arasında bir türlü iki tarafında değiştirmediği çürümüş yapıyı daha iyi tanıyor, neler olup bittiğine şahit oluyoruz.

* * *

Karşılıklı çıkarları zedelendiği vakit birbirleriye kıyasıya dalaşan siyaset kurumunun ve medyanın asla ve kat’a cenkleşmediği şey ise 12 Eylül rejimi...

Bugün 12 Eylül’ün yıldönümü...

Türkiye nüfusunun yüzde 70’i 35 yaşın altında...

Onun için 12 Eylül diyince bunun ne demek olduğunu, bir kez daha o klasik tabloyla bu genç insanlara anlatmakta yarar var...

Felaketin klasikleşmiş bilánçosu şöyleydi:

‘Türkiye, 12 Eylül 1980 sabahına, Silahlı Kuvvetler’in,

dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren komutasında

yönetime el koyduğu haberiyle uyandı.

Askeri yönetim döneminde 650 bin kişi gözaltına alındı,

1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

Darbeyle birlikte açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı,

7 bin kişi için idam istendi,

517 kişiye idam cezası verildi,

50 kişi idam edildi.

98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

Darbe sonrası 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılırken,

171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirirken,

144 kişi kuşkulu biçimde ölü bulundu.

937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı,

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hákimin görevine son

verildi.

Darbe sonrasında gazetecilere toplam 3 bin 315 yıl altı ay hapis cezası kesildi.

31 gazeteci cezaevine girerken, 300 gazeteci saldırıya uğradı.

Üç gazeteci suikast sonucu öldürüldü.

Gazeteler toplam 300 gün yayın yapamadı.


* * *

Tabii ki 12 Eylül rejimi sadece yaşanmış bu acılarından ibaret değil...

Bugünkü devlet rejiminin tek parti rejiminden gelen ruhu 12 Eylül rejimi ile verniklenmiş durumda.

Değişime uğramış olsa da Anayasanın özünü ve ruhunu 12 Eylül askeri darbesi oluşturmakta...

Bir türlü Türk toplumunun sorunlarını çözemeyen siyaset kurumunu oluşturan siyasi partiler yasası 12 Eylül’den yadigár...

Seçim yasası keza...

Parlamentonun demokratik bir çalışma platformuna dönüşmesini engelleyen TBMM iç tüzüğü de...

* * *

Ayrıca...

12 Eylül’den kalma 600 yasa ve onun uzantısı her türlü hukuksal mevzuat da yaşamı denetleyip durmakta...

Düşünün ki 28 yıldır parlamentoda hiçbir iktidar cuntacıların yargılanmasını engelleyen 82 Anayasası’nın geçici 15. maddesiyle bile hesaplaşmadı...

Medya da bu konuda ısrarlı bir şekilde tavana bakıp durdu.

Bunun demokrasi açısından ne kadar büyük bir skandal olduğunu anlamak için 1967 yılında Yunanistan’daki darbecilerin durumuna bakmak yeterli.

Orada, ömrü vefa edenler hala hapishane de...

Düşünün ki birbiriyle dalaşan iki çok önemli kurum, siyaset ve medya, bugün bile Yunanistan’ın 40 yıl gerisinde.

* * *

AK Parti, yüzde 47 oy alıp yeniden iktidara geldiğinde bize sivil Anayasa vaat etmişti.

Hatta bunu hükümet programına da koymuştu.

O zaman 12 Eylül rejiminin sonu geldi diye umutlanmıştım.

12 Eylül rejimi tüm kurum ve kurallarıyla...

Hatta darbecileriyle ortalıkta dururken
...

Bundan güç alan askeri otoriteler de ‘buranın esas patronu biziz’ mesajlarıyla ortalıkta dolaşırken...

Yaşamakta olduğumuz siyaset-medya kavgasının günlük çıkar kavgaları dışında bir kavga olduğuna inanmak ne kadar mümkün?

* * *

Bundan böyle benim açımdan tek bir samimiyet sınavı var:

12 Eylül rejimi ile demokratik bir hesaplaşma...

Neden mi?

Çünkü bugüne kadar birçok kez siyaset-medya kavgasına şahit olduk...

Medya-medya kavgasına da...

Ama hiçbiri 12 Eylül ile hesaplaşmaya ve kavgaya girişmedi.

* * *

Medya ve siyaset kavga edince...

Ya da medya-medyayla kapışınca, mevcut yapının mide bulandırıcı bütün çirkinliklerini açıkça görüyorsunuz.

Ama ne var ki...

Ne bu ilişkiler değişiyor, ne de 12 Eylül’le hesaplaşılıyor.

Avara kasnak misali biz hep aynı filmi seyreder gibi dönüp dönüp duruyoruz 

 

 Mehmet Altan


 
Sep
16
    
ahmedmelek | 16 Eylül 2008 00:47 | 0 fav | etiket: ,  

 

Önce Ömer Seyfettin, sonra Işık Koşaner

(Not 1: Işık Koşaner’e bir cevap da ben vereceğim, ama şu başladığım düşünce silsilesini tamamlamam lâzım. Çocukluğumda İzmir’de seyrettiğim bir piyeste, entellektüel bir kadın, yemeğe oturmak için sabırsızlanan misafirlerine “önce Jean-Jacques Rousseau, sonra ördek !” diyordu. Eseri çıkaramıyorum; o yaşta çok komiğime gitmiş olmalı ki, bu kadarı takılmış aklıma. Şimdi bile, önüme birkaç iş birden yığıldığında içimden hep “önce Jean-Jacques Rousseau, sonra ördek” derim. İşte o misal : Önce Ömer Seyfeddin, sonra Işık Koşaner. Önce İttihatçılar, sonra Işık Koşaner.)

(Not 2 : Bir ideolojinin tarihsel kökeni ve çerçevesinin ötesine taşınmasında, sanat ve edebiyat çok etkili. Bir insanlık ânını alıp zamanın dışına çıkarıyorsunuz. Mehmet Âkif 1915’te “Çanakkale Şehitleri”ni yazdı, 1921’de İstiklal Marşı sözlerini. Birincisi hayli somuttur : Boğaz Harbi, Marmara, donanma, bomba şimşekleri, siper, nefer, binlerce lağam, sayısız tayyare, gülle yağan mermiler, çelik tabyalar, alevden seller yer yer manzum röportaj havası yaratır (ve şiiriyeti aşağı çeker). İkincisi ise, aynı deneyimi çok daha soyut ifadelerle başı sonu belirsiz bir tarihe yayar, konjonktürü kalıcı kılar : alsancak ve en son ocak, hürriyetimize zincir vuracaklar, Garbın çelik zırhlı duvarları, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. Onun için her “Korkma sönmez”de 20. yüzyılın ilk çeyreğini bugünmüş gibi duyumsar; bitmek bilmeyen “mazlum ulus”luğumuzu yeniden yaşarız. Zaten budur istenen. Aynı şekilde, 2002-2007’de ulusalcılık törenlerinin odağındaki Onuncu Yıl Marşı bizi tekrar, “bütün dünyanın saydığı Başkumandan” dönemine götürür. “Bütün başlardan üstünlük” inancımızı pekiştirir. Cumhuriyet’in erken aşamalarının tartışılmaz, karşı konulmaz ideolojik hegemonyasını restore eder.)

Türk milliyetçiliği deyince akla Ziya Gökalp gelir. Bense her zaman, Ömer Seyfettin’in çok daha önemli ve etkili olduğunu düşünmüşümdür. 1910’larda her Gökalp okuru için herhalde en az on Ömer Seyfettin okuru vardı. Hem dilinden hem içeriğinden : “millî acı” ve “millî düşman”ları yazmasından ötürü. Milliyetçiliğin olmazsa olmaz koşullarından biri mağduriyet duygusuysa, diğeri de “öteki”ler, düşmanlar, şeytanlar galerisidir. Milliyetçilik başka türlü popülerleşemez; sokağı kazanamaz, bir kitle seferberlik ideolojisi olamaz.

(Not 3 :Türk Tarih Tezi’ nin bilimsel açıdan çürüklüğü bir yana, ikinci büyük zaafı, MÖ 7000 ve öncesinde Orta Asya’nın hatırda kalacak düşman ve kahramanlardan yoksunluğudur.)

Üstelik düşmanlar cehennemi, ilâh ve kahramanlar pantheon’una öncelik taşır. Zira eski Yunan mitolojisinde olduğu gibi her modern milliyetçi mitolojide de, tanrı ve kahramanların işlevi, yeryüzünü kâh devler ve centaur’lardan, kâh ecnebilerden arındırıp “kendimize” yer açmaktır. Dolayısıyla ilkin kötüler, sonra “biz”i koruyup “onlar”dan kurtaran iyiler belirlenir.

Dahası, düşmanlar“ımız”ın teşhisi başlıbaşına bir platform demektir. ABD’de yapılan bazı siyaset bilimi tezlerinde bir moda çıktı. Cumhuriyete kadar Türk milliyetçiliği yoktu, deniyor : ancak ulus-devletin kurulması ve başlattığı yukarıdan aşağı modernizasyon hamlesidir ki, aidiyet sorununa çözüm olarak Türk milliyetçiliğinin icadını beraberinde getirdi. Buna karşılık faraza Jön Türk Devrimine baktığımızda, net bir ulus-devlet projesi göremiyoruz. Dolayısıyla İttihatçıların dahi Türk milliyetçisi olduğu çok şüphelidir.

Çok yanlış. O kadar yanlış ki, neresinden başlayacağımı bilemiyorum. (1) Tuhaf bir şekilde bu yaklaşım, Atatürk öncesini bir çöl, bir boşluk gibi tasvir eden Atatürkçü söylemle aynı kapıya çıkıyor. (2) Keza bu yaklaşım, 1915’te herhangi bir Türk milliyetçiliği mevcut olmadığından, tehcirin ideolojik saiklerden değil sadece hikmet-i devletten (raison d’état) kaynaklandığı, bu motivasyon farkından ötürü de soykırımdan söz edilemeyeceği şeklindeki defansif inkârcılıkla buluşuyor ve örtüşüyor. (3) Diyelim ki önce modernizasyon başlar; sonra modernizasyon milliyetçiliği “çağırır”, ona hayat verir. Peki, Osmanlı’nın 19. yüzyıl modernizasyonunu ne yapacağız ? En basit bir inceleme, böyle bir “seçici buluşma” (elective affinity) modelini Tanzimat ve Abdülhamit dönemlerinden başlatmamız gerektiğini ortaya koyar.

(4) Tarih ve edebiyat bilmeden teori kurmayı anlayamıyorum. Nasıl yokmuş, 1908-19 arasında Türk milliyetçiliği ? Hiç mi Ömer Seyfettin okumamışlar ? Türkçülüğün eksiksiz bir demonolojisi mevcuttur Ömer Seyfettin’de. Ve Bulgar, Rum ve Ermenilerin şeytanlaştırılması, derhal bir programı : mutasavver ulus-devletin özlenen mekânının, teritoryalitesinin etnik temizliğe tâbi tutulmasını beraberinde getirir.





Türk milliyetçiliğinin “sıcak plazma”sı


Tam bir İttihatçılık sentezidir Ömer Seyfettin. Türk milliyetçiliğinin “büyük patlama”sında yaşar ve ilk maddenin “sıcak plazma” haline şekil verir. Ne ararsanız bulursunuz : Taner Akçam’ın hep vurguladığı; Fuat Dündar’ın geçen yıl Paris’te bitirdiği doktora tezinde mercek altına aldığı “Anadolu’nun Türkleştirilmesi” projesinin temelindeki korku ve nefret. Ezelî ve ebedî düşmanlarımız Rumlar, Bulgarlar ve Ermeniler (bir kitap yazıyorum ve adı bu olacak : Our Eternal Enemies). Sosyal Darwinizm, orman kanunu, en yırtıcıların hayatta kalma hakkı. Osmanlı altın çağında biz onlara ne kadar âdil ve cömert davranmışken, bu nankör ve hainlerin bizi nasıl sırtımızdan bıçakladığı. (Bu noktada Cemil Çiçek’i anmamak mümkün mü ?)

Aynı İttihatçı ön-faşizminde, amansız Tevfik Fikret karikatürlerine ve liberalizmi -- sadece liberalizmi mi; hayır, daha genel olarak evrenselciliği, hümanizmi, insanlık sevgisini -- horlamanın, aşağılamanın en berrak ifadelerine de rastlarız.

Ömer Seyfettin’in liberalizmde sevmediği şey, bireyciliktir. Kötüdür, çünkü cemiyetle çelişir. Bireycilik milletin içinde erimez, millî dâvâya sırt çevirir. Özgürlük kendi başına bir amaç değildir. Sadece birey kendini milletine adarsa anlamlıdır.

Hürriyet Gecesi’nde (1917) genç bir muharrir, dokuz yıl önceki 1908 devrimini hatırlar. “O ilk gün, o ilk hürriyetin ilân edildiği gün neydi yarabbi !” Kendini kaybeder, sokaklarda dolaşır, evine döner, duramaz, gene dışarı fırlar. Emellerinin “dünkü devrin şahsiyet etrafına çektiği o demir ve ateş kale”den kurtulduğunu düşünür. Bir şiddet ve heyecan boşalımı içindeyken, yanında beliren uzun boylu, beyaz sakallı bir ihtiyar, fevkalâde parlak gözleriyle ruhunu okur : “Heyhat… Ben seni gördüm delikanlı, inkâr etme. Senin ruhun hırs dolu… Sen gayesini idrak etmemiş bir cemiyetin evlâdısın ! Çok gençsin ! Hakikî hayatın mânasını bilmiyorsun ! Her gafil gibi yalnız kendini düşünüyor, fani nefsinin kıymetsiz menfaatinden başka bir şeyi aklına getirmiyorsun.” Devamında ihtiyar, hep 1917’den geriye bakıp Türk milliyetçiliğinin tipik korkularını dile getirir : “On beş gün sonra şüphesiz bu gürültüler, bu nümayişler bitecek. Kuvvetlenmemizi çekemeyen düşmanlar gizli hücumlarına başlayacaklar…. En büyük devletler ordularıyla, donanmalarıyla bizi ezmeğe, tarihten silmeye koşacaklar. Eğer biz uyanık bulunmazsak… Bizi uyandıracak muharrirlerimiz, şairlerimiz, ediplerimizdir…” Mesaj açıktır : “Hürriyet ! Hürriyet ! Bu,seni mes’udiyete götürecek bir yol mu ? Milletin mes’ut olmadan sen mes’ut olabileceğini ümit ediyor musun ?” Onun için : “Ey genç muharrir ! Gel, sen bir kahraman ol ! Nefsini düşünme. Boş gururu, menfaatperverliği bırak. Milletini uyandır.” Sonunda genç yazar “milletin içinde [tasavvuf anlamında] fena bulmaktaki zevki, bunun azametini” idrak eder; ruhunda o âna kadar duymadığı “başka bir galeyanın nurdan fırtınası” gürlemeye başlar.

Nakarat (1918) “gençliğini Makedonya’da geçiren eski bir zâbitin hatırat defterinden” fragmanlar biçiminde kaleme alınmıştır. 1878’de Ayastefanos antlaşmasıyla Bulgaristan’a verilen, sonra Berlin antlaşmasıyla geri alınan Makedonya, rakip Bulgar, Yunan ve Sırp milliyetçilikleri ile Osmanlı jandarmalarının mücadele alanına dönüştü. Genç bir teğmen, 1903-1904’te Pirbeliçe’de konaklamıştır. Günlüğüne düştüğü notlardan, “çabuk terfi etmek, yüksek mevkilere geçmek, güzel İstanbul’da zevk içinde, eğlence içinde yaşamak, çok iyi yemek, çok iyi içmek, çok iyi giyinmek, zengin bir izdivaç avlamak, çabucacık paşa olmak, Avrupa’da ataşemiliterlikle keyif yetiştirerek ömür sürmek” için erkânıharp (kurmay) çıkmak istediğini, ama bir arkadaşını dövdüğü için bu cehenneme atandığını öğreniriz. “Mükemmel, muntazam, şık bir ordu” hayal etmişken, şimdi “sanki bir kabir azabı” çeker. Derken arka avludaki bir Bulgar kızına uzaktan âşık olur. Onunla birlikte Amerika’ya kaçmayı düşler. Ama Rada’nın uzaktan uzağa tekrarladığı nakaratın, sandığı gibi bir aşk şarkısı olmayıp, “İstanbul bizim olacak” sözleriyle Büyük Bulgaristan idealini yansıttığını öğrendiğinde şok geçirir. Öykünün sonunda, “Velmefçe ormanlarında kendince mukaddes bir fikir için ölen komite papazın o cesur kızıyla arasındaki farkı düşünerek” yatmaktadır.

(Not 1 : Beş kişilik 12 Eylül cuntasının 1981’de çıkardığı Yüksek Öğretim Yasası,
Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu” öğrenciler yetiştirmeyi emreder.)

Henüz YÖK’ten geçmeyen genç muharrir ile teğmenin ortak noktası, millî gayeye, ulvî hedeflere yabancılıklarıdır. O ulvî dâvâlara bağlılığın insanlığa bakışı ne hale getirdiğini de gelecek sefer görelim.


Taraf- 4 Eylül 2008
Taraf- 6 Eylül 2008

Halil Berktay


 
Sep
16
    

 

ABD’de yüzyılın mali krizi dünya piyasalarını sarstı

15.09.2008 13:18:00



ABD'nin en büyük yatırım bankalarından Lehman Brothers'ın, içinde bulunduğu nakit krizinden kurtulması için gösterilen çabaların sonuç vermemesi üzerine yaptığı iflas başvurusunun diğer bankalar hakkında şüphelere yol açması piyasalarda sarsıntı yarattı. Pazartesi sabahı Avrupa borsaları sert kayıplarla açıldı. İstanbul Borsası da ilk seansta yüzde 4,70 değer kaybederek 35.291,48 puandan kapandı.

ABD'nin en büyük yatırım bankalarından Lehman Brothers, içinde bulunduğu nakit krizinden kurtulması için gösterilen çabaların sonuç vermemesi ardından iflas koruması başvurusunda bulundu.

Ülkenin en büyük dördüncü bankası olan Lehman Brothers, Amerikan ekonomisindeki kredi krizinin son büyük mağduru olarak niteleniyor.

ABD merkez bankası konumundaki FED'in eski başkanı Alan Greenspan, ABD'nin halen yüzyılda bir yaşanabilecek finansal kriz içinde olduğunu söyledi.

 

ABC televizyonuna konuşan Greenspan, ''Önce şunu anlayalım. Bu 50 yılda, hatta muhtemelen 100 yılda bir yaşanabilecek bir olay'' dedi.

 

ABD'nin bir ekonomik durgunluğa (resesyon) girmeden kurtulma ihtimalinin yüzde 50'nin altında olduğuna dikkati çeken Greenspan, krizin daha da devam etmesini beklediğini vurguladı.

Lehman Brothers’a müşteri bulunamıyor

 

Sıkıntı içinde bulunan yatırım bankası Lehman Brothers'a ABD yönetiminin çabalarına karşın müşteri bulunamadı. ABD medyası konuyla ilgilenen bankaların olası bir alımdan şu an için vazgeçtiklerini yazdı.

 

“New York Times” ve “Wall Street Journal” gazetelerinin haberlerinde,  Lehman Brothers ile ilgilenen İngiliz Barclays Bank ile Amerikan Bank of America’nın görüşmelerden geri çekildiği belirtildi.


Maliye bakanı Paulson devrede

Lehman Brothers’ın devlet tarafından kurtarılmasına sıcak bakmayan ABD Maliye Bakanı Henry Paulson, hafta sonu büyük Amerikan bankaları ve merkez bankası başkanlarıyla toplam üç “kriz zirvesi” düzenledi. Saatler süren toplantılarda, bu yılın üçüncü çeyreğinde 3,9 milyar dolar zarar açıklayan Lehman Brothers için “en uygun  çözümler” üzerinde duruldu. Toplantılarda, Lehman Brothers’ı biri “iyi”, diğeri “kötü” olmak üzere iki parçaya bölme fikri üzerinde duruldu. Bankanın batmasının mali sektörü olumsuz etkileyeceği görüşü dile getirildi.

 

Hisseleri bir haftada eridi

1850’de Alman göçmenler tarafından kurulan Lehman Brothers’ın borsadaki hisseleri bu hafta dörtte üç oranında değer kaybetti. Yatırım bankacılığının yanı sıra sigorta branşında da faaliyet gösteren Lehman Brothers’ın çalışan sayısı 26 bini aşıyor.

 

Dünya borsları düşüşte

ABD'deki bu gelişmeler dünya borsalarını vurdu. İstanbul Borsası ilk seansta yüzde 4,70 değer kaybederek 35.291,48 puandan kapandı. Dolar yüzde 2 değer kazanarak 1.26 YTL oldu. ABD kaynaklı tedirginlik euroya yaradı. Euro/dolar paritesi 1.44'e yükseldi.

Avrupa borsalarında hisseler, ABD'li Lehman Brothers'ın iflas başvurusu açıklamasından sonra hızla değer kaybetti. Avrupa'nın en büyük 300 şirketini kapsayan “FTSEurofirst 300” endeksi yüzde 3,1 değer kaybederek, 1.126,08 puana geriledi.  Londra Menkul Kıymetler Piyasasında FTSE 100 Endeksi öğle saatlerine yaklaşılırken yüzde 2.58, Almanya'da borsanın temel göstergesi DAX Endeksi yüzde 2.74 ve Fransa'da CAC 40 Endeksi de yüzde 3.28 değer kaybetti.

BNP Paribas, Credit Agricole, Dexia, Fortis, Societe Generale bankalarının hisseleri yüzde 6 ila 9 oranında düştü. Dün bir gazetenin, yılın ikinci yarısında riskli yatırımları nedeniyle 5 milyar dolar daha zarar edeceğini yazdığı İsviçreli UBS bankasının da hisseleri yüzde 8,4 düştü.  İngiltere'de Royal Bank of Scotland'ın hisseleri yüzde 12, Halifax-Bank of Scotland'ın hisseleri yüzde 10'dan fazla ve Barclays bankasının hisseleri de yüzde 6 indi.

 



 
Sep
16
    

 

Papa'nın Fransa ziyareti laiklik tartışmalarını alevlendirdi
14.09.2008 21:41:00

 

Papa 16. Benediktus'un dört günlük Fransa ziyareti 15 Eylül'de sona erecek. Papa'nın ziyaretiyle alevlenen laiklik tartışmaları ise sürüyor. Muhalefetteki, sol ve liberal parti ile bazı gazete ve sendikalar, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye, sürekli “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiği” uyarısında bulunuyor.

 

Papa 16. Benediktus 15 Eylül Pazartesi günü sona erecek Fransa ziyareti çerçevesinde pazar günü Fransız Katolikleri için dini öneme sahip Lourdes kentindeki dini ayine katıldı. Ayinin yapılacağı meydanda sabah saatlerinden itibaren binlerce kişi toplandı. Ayine toplam 150 bin kişinin katıldığı bildirildi.

 

 



Paris'teki ayine 250 bin kişi katıldı 

Papa'nın Paris'teki ayinine ise 250 bin kişi katılmıştı. Paris'in Invalid Meydanı'ndaki ayinde konuşan Papa güç, mülkiyet ve para hırsını, günümüzün en büyük hastalığı diye nitelendirmişti. Bugün öğleden sonra Fransız psikoposlarla da biraraya gelecek olan Papa Fransa'da Katolik Kilisesi'nin durumu hakkında bir konuşma yapacak. Papa yarın hastalar için yapacağı özel ayinin ardından Roma'ya hareket edecek.

Laiklik tartışmaları sürüyor

Benedikt'in görkemle geçen Fransa ziyareti ülkedeki laiklik tartışmalarının hararetlenmesine yolaçtı. Tartışmalar Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Papa ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklama ile başladı. Sarkozy, ''Hristiyan köklerimize sahip çıkıyoruz. Dinleri engellemek çılgınlıktır. Düşünceye ve kültüre karşı bir hatadır'' diye konuşmuş, 16. Benediktus ise, ''Kilise ve Fransa özgür bir sistemden faydalanıyor. Eskiden yaşanan güvensizlik, yavaş yavaş olumlu ve barış içinde güçlenen bir diyaloga dönüşüyor'' ifadesini kullanmıştı.

Sosyalistler'den Sarkozy'e eleştiri

Muhalif Sosyalist Parti'nin Genel Sekreteri François Hollande, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'ye laiklik konusunda daha duyarlı olması çağrısı yaptı. Hollande, ''Sarkozy'nin din ve cumhuriyet arasında kavram karışıklığı hissi vermemesi gerektiğini''nin altını çizdi. Sarkozy'nin dile getirdiği pozitif laiklik kavramını da üstü kapalı olarak eleştiren Hollande, laikliğin pozitifi, negatifi, açığı, kapalısı ve hoşgörülüsü, hoşgörüsüzü olamayacağını, laikliğin cumhuriyetin en temel ilkesi olduğunu vurguladı.

 

Fransa, Papa'yı ağırlıyor

12.09.2008 19:19:00
Papa 16. Benediktus laiklik tartışmaları altında Fransa´yı ziyaret ediyor.

 

Fransa ziyareti öncesi ülkede laiklik tartışmalarına yol açan Katolik Kilisesinin lideri 16. Benedikt, başkent Paris'e geldi. Sarkozy ve eşi Carla Bruni, resmi ziyaret amacıyla gelen Papa´yı havaalanında karşıladı.

Katolik kilisesinin ruhani lideri, Fransa´ya inmeden önce uçakta gazetecilere açıklamalarda da bulundu. Papa, ''Hristiyan dini değerleri, bizim uluslarımızın ve toplumlarımızın devamı için gerekli'' dedi.  ''Dinin siyaset, siyasetin ise din olmadığını'' kaydeden Papa, ''Din ve devlet birbirine açık olmalı'' diye konuştu.

Laikliğin inanç ile çelişmediğini belirten Papa 16. Benedikt, ''Fransa'ya dostluk ve kardeşliğin mesajcısı olarak geldiğini'' vurguladı.

'Hristiyan köklere çağrı'

Yaklaşık 1 milyar katoliğin ruhani lideri olan Papa daha sonra Sarkozy ile Cumhurbaşkanlığı Sarayı´nda bir görüşme yaptı.

Görüşme sonrası açıklama yapan Sarkozy, ''Hristiyan köklerimize sahip çıkıyoruz. Dinleri engellemek çılgınlıktır. Düşünceye ve kültüre karşı bir hatadır'' diye konuştu.

Papa 16. Benedikt ise, ''Kilise ve Fransa özgür bir sistemden faydalanıyor.  Eskiden yaşanan güvensizlik, yavaş yavaş olumlu ve barış içinde güçlenen bir diyaloga dönüşüyor'' ifadesini kullandı.

Fransa´da laiklik tartışmaları

Papa´nın ziyareti öncesinde ise ülkede laiklik tartışmaları hız kazanmıştı. Liberal eğilimli Demokrat Hareketi'nin lideri François Bayrou, Sarkozy'nin resmi bir şekilde Papayı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda ağırlamasını ''çok hevesle karşılamadığını'' belirtti ve ''Din ile devlet işleri birbirinden ayrılmalı'' dedi.

Paris Belediyesi Başkanı Bertrand Delanoe, protokol gereği Papa´ya Cumhurbaşkanlığı Sarayı´nda verilecek davete gideceğini, dini ayinlere ise 'laiklik ilkesine saygı gereği'' katılmayacağını söyledi.

Sosyalist Parti senatörü Jean-Luc Melenchon, Le Monde gazetesindeki makalesinde, din ve siyasetin birbirine karıştırıldığını yazdı. Melenchon, Papa ve Sarkozy'nin Fransız toplumunda dini resmileştirmeye yönelik ortak stratejileri bulunduğunu ileri sürdü.

Sol eğilimli Liberation da, ''Sarkozy'nin Papa´yı Paris'e getirebilmek için çok çaba gösterdiğini'' yazdı ve ''Sarkozy'nin Fransa'nın Katolik kimliğini öne çıkararak, laiklik anlayışına yeni bir şekil kazandırmak istediği'' yorumunu yaptı.

Ayine 250 bin kişi katılacak

Papa, cumartesi günü Paris´teki Invalid Meydanı'nda, yaklaşık 250 bin kişinin katılması beklenen açık hava ayinini yönetecek. Papa, daha sonra Fransız Katolikleri için dini öneme sahip, ülkenin güneybatısındaki Lourdes kentine gidecek ve pazartesiye kadar burada kalacak.

16. Benedikt'un ziyareti dolayısıyla başkentte yoğun güvenlik önlemleri alındı. Ziyaret sırasında 3 bin 500 polis görev yapacak. Fransa´da çanlar bu kez Papa 16. Benedikt için çaldı. Laiklik tartışmaları altında Fransa´ya 4 günlük ziyaret için gelen Papa, Pazar günkü ayinde 250 bin kişiye seslenecek.

Papa John Paul 1997´de Paris´e gelmişti

Papa John Paul ise 1997 yılında Dünya Gençlik Günü nedeniyle Paris´e gelmişti. Bu etkinliğe beklenenin iki katı, bir milyondan fazla kişi katılmıştı. Le Monde des Religions adlı aylık derginin baş editörü Frederic Lenoir, bu etkinlikten sonra basının Fransa´da dinin önemli olduğunu fark ettiğini söylüyor. Lenoir, “Yıllardır sosyalistlerin söylediğinin aksine, din gittikçe kaybolan bir fenomen değil. Tam aksine, bu hiç bir zaman kaybolmayan sadece biraz yer altına inen bir fenomendi“ diyor. O dönem John Paul´in ziyaretinin Fransa´da katolikliğe enerji kattığı belirtiliyor.

Sarkozy tabuları yıktı

2002´de İçişleri Bakanı olan Sarkozy´nin ise gençlere umut ve anlam kazandırma konusunda dinin poztif rolünü vurgulamaya başladığı belirtiliyor.

Lenoir, “Içişleri Bakanı olduğunda, insanlar bunun ilginç, yeni, cesurca ve muhtemelen tehlikeli bir söyleyiş olduğunu düşündüler. Ancak cumhurbaşkanıyken bunu tekrar edince arbede koptu“ diyor.

 

Deutsche Welle

 

Sol muhalefetten Sarkozy’ye laiklik uyarısı

14.09.2008 09:59:00
Fransa’da, Papa 16. Benediktus’un resmi ziyaretinin yol açtığı laiklik tartışmaları sürüyor.

Muhalefetteki Sosyalist Parti Genel Sekreteri Francois Hollande, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye laiklik konusunda daha duyarlı olması çağrısında bulundu.

Hollande, “Sarkozy’nin din ve cumhuriyet arasında kavram karışıklığı hissi vermemesi gerektiğini”söyledi.

Sarkozy’nin ortaya attığı, “pozitif laiklik” kavramını üstü kapalı eleştiren Hollande, “Laikliğin, pozitifi, negatifi, açığı, kapalısı ve hoşgörülüsü, hoşgörüsüzü olamaz. Laiklik cumhuriyetin en temel ilkesidir”dedi.

Sarkozy, dün Papa önünde yaptığı konuşmada,”Hristiyan köklerimizi üstleniyoruz. Dinleri engellemek çılgınlıktır. Düşünceye ve kültüre karşı bir hatadır” ifadesini kullanmıştı.

Fransa’da muhalefetteki, sol ve liberal parti ile bazı gazete ve sendikalar, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye, sürekli “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiği” uyarısında bulunuyor.

 

 





 
Sep
16
    

 

Kurtlar vadisine dönüş yok


Kurtlar vadisine dönüş yok


Kurtlar Vadisi'nde ölmeyen tek oyuncu olan Tenolcay diziye geri dönmeyecek.



 
Sep
16
    

 

İNSANLIK YORGUN DÜŞTÜ TÜRKİYE AB'YE STRATEJİK GÜÇ VERECEK

 

 

Resim

"İNSANLIK YORGUN DÜŞTÜ"

ResimİSTANBUL -

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,

''Bugün insanlık savaştan, şiddetten, nefretten yorgun düşmüştür. Ekonomik ittifakların, askeri ittifakların çok ötesinde, insanlığın evrensel talebini, barış ve adalet talebini dile getirmezsek, bunun için risk almazsak bunun için ülkelerimizin iradelerini zorlamazsak, yarınki nesillere daha çok acı yaşatan bir dünya bırakabiliriz''

dedi.


AK Parti İstanbul İl Başkanlığınca düzenlenen ''Medeniyetleri Buluşturan Liderler İstanbul'da Buluşuyor'' başlıklı iftar yemeğine Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı Eş Başkanları Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero'nun aralarında bulunduğu 2500 davetli katıldı.


İftar yemeğinin ardından bir konuşma yapan Başbakan Erdoğan, dünyanın adalet ve barışa hasret olduğu bu dönemde Türkiye ile İspanya'nın birlikte yükselttiği sesin kısa zamanda uluslararası camiada geniş yankılar bulmasının, sadece iki ülkenin ikili ilişkileri için değil, bütün insanlığın geleceği için de yeni umutların kapısını açtığını vurgulayarak, "Bu umudu büyüten bu dostluğun evrensel ölçekli sonuçlar doğuracağı bir derinliğe ulaşmasında ortak çabalarımızda dostum Sayın Zapatero'nun gösterdiği engin liderliği şükranla anıyorum. Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği için mücadelesini verdikleri açık destekten dolayı burada da bir kez daha kendilerine şahsım ve ülkem adına teşekkür ediyorum" dedi.


Başbakan Erdoğan, İstanbul'daki bu buluşmanın Zapatero ile 2005 yılında başlattıkları Medeniyetler İttifakı ruhuna en uygun buluşmalardan biri olduğunu söyledi.
Başbakan Erdoğan'ın konuşmasından öne çıkan ifadeler şöyle:


*Adına islamofobia denen vehim, adı üstünde patolojik bir ruh halidir.
*Belli merkezlerden üretilen bu paranoya, özellikle bizler antisemitizmi insanlık suçu ilan ederken, islamofobiayı bir insanlık suçu ilan etmesini farklı medeniyetlerin mensuplarından bekliyoruz.
*Medeniyetler ittifakının temel misyonu, birbirini doğru anlama çabasıdır. İşbirliğinin temeli birbirini anlama, önyargısız diyalog kurma, karşısındakini öteki olarak dışlamamaktır.
*Bizler medeniyetin evrensel olduğunu, medeniyetin sadece batıya özgü bölgesel ideoloji gibi yorumlanamayacağını, hiçbir toplumun diğerine karşı imtiyazlı olmadığını, medeniyetler arasında hiyerarşi bulunmadığını düşünüyoruz.

"TÜRKİYE AB'YE STRATEJİK GÜÇ VERECEK"

ResimİSTANBUL -

İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero, "Eğer Avrupa benim umduğum gibi çağdaş dünyada söz sahibi bir aktör rolü üstlenmek istiyorsa, Avrupa Birliği'ndeki bir Türkiye bugün bazı durumlarda AB'nin yoksun olduğu stratejik gücü ve başrolü ona verecektir" dedi.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın davetlisi olarak İstanbul'a gelen İspanya Başbakanı Zapatero, Bahçeşehir Üniversitesi'nin Beşiktaş Yerleşkesi'nde düzenlenen akademik yılı açılış törenine Başbakan Erdoğan ile katıldı.
Törende konuşan Zapatero, İspanya'nın da çok eski zamanlardan beri kültürler diyaloğu için bir alan olduğunu ve halen de olmaya devam ettiğini belirterek, İspanya'nın da tıpkı Türkiye gibi Avrupa coğrafyasının bir ucunda yer aldığını, bu yüzden de tarihi bir buluşma yeri olduğunu anlattı.


Konuk Başbakan Zapatero, ''Medeniyetler İttifakı'' için üniversitenin bir referans alanı olduğuna dikkat çekerek, ''Medeniyetler İttifakı, her şeyden önce değerlerin ve bilginin buluşmasıdır. Özgürlük veya eşitlik gibi temel haklara saygıyı gözden kaçırmadan farklı kültürlerin gerçeğini göz önünde bulunduran bir uzlaşıdır. Medeniyetler İttifakı, bugün artık Birleşmiş Milletler'in ellerinde olan bir girişimdir. Küreseldir, siyasidir ve eyleme yöneliktir. Kültürler arası ve dinler arası diğer öneriler karşısında başlıca üstünlüğü ve katma değeri budur'' diye konuştu.


Zapatero, sözlerini şöyle sürdürdü:


''Türkiye bugün aralarında Avrupa Birliği'nin yakınlaşmasının altını çizdiğim birçok stratejik konunun mihenk taşıdır.

Hükümetim, Türkiye'nin AB'ye üye olma talebini kararlılıkla desteklemektedir. Kolay bir iş olmadığını biliyor.

Hiçbir ülke için kolay olmadı. Herhangi bir İspanyol siyasi lider bunu çok iyi bilir.

Eğer Avrupa benim umduğum gibi çağdaş dünyada söz

sahibi bir aktör rolü üstlenmek istiyorsa, Avrupa

Birliği'ndeki bir Türkiye bugün bazı durumlarda AB'nin

yoksun olduğu stratejik gücü ve başrolü ona verecektir.''